pendik escort

KİMSE BU AYIBI CUMHURBAŞKANIMIZA MAL ETMEYE KALKMASIN

KİMSE BU AYIBI CUMHURBAŞKANIMIZA MAL ETMEYE KALKMASIN
 LÜTFEN, KİMSE BU AYIBI CUMHURBAŞKANIMIZA MAL ETMEYE KALKMASIN! (1)

Tanıyanlar bilir ki, her ahval ve şartta, “doğruya doğru eğriye eğri” diyen ve getirisine götürüsüne bakmadan bunu dile getiren-getirebilen bir yapım vardır benim. Bu konuda makam-mevki bilmem, hatır-güç-uzaklık-yakınlık tanımam.
Üstad N.Fazıl Kısakürek’e: “Bu dünyada neyi bilirsin?” diye sorduklarında “haddimi bilirim”, “Bu dünyada ne istersin?” dediklerinde ise “hakkımı isterim”demiş.
Doğrusu, bazen haddi aşmak konusunda “o kadarı da gerekmezdi” dediğim durumlar olmuyor da değil ama hakkımı istemek ve dahası bir başkasının hakkını savunmakta ileri gittiğimi düşündüğüm hiç olmadı hayatta.
Yalakalığa tenezzül etmedim, yanaşmalalığı kabul etmedim, “adam aldırma da geç git” demedim, sahte kahramanlığa soyunmadım, yapılan haksızlıklar karşısında dilsiz şeytan olmadım. Kısaca, hiç kula kul olmadım.

 Aslında bütün bunların zararlarını görmedim de değil; sivri-huysuz-geçimsiz-kibirli sayıldım, iktidar sahipleri tarafından görmezlikten gelindim, sistem dışına itildim, alarga geçildim, açıkta bırakıldım ve hatta küçük çaplı fiziksel sürgünler yedim…
Ama bugün kendimle barışıksam, insanların gönlünde az ya da çok bir yer edinmiş, bir “Sosyal Sermaye” oluşturmuşsam, “Şaban Hoca o, onun yeri başka” dedirtmişsem… İşte bütün bunlar da yine bu yönünün bana kazandırdığı; makamla, parayla satın alınamayacak, birisinin lütfuyla asla sahip olunamayacak zenginlikler, Allaha şükür.
Şimdi…
 Rize’den ayılışımla ilgili olarak (kopuş dersem belki daha doğru olacak!) birtakım sipekülasyonlar ve özellikle de “Cumhurbaşkanı getirdi, sonra da sahip çıkmadı”cinsinden yorumlar yapılıyor! Bundan siyaset devşirmek, bu işi 2019’a endekslemek isteyenler de var! Peşinen söyleyeyim doğru şeyler değil bunlar.
Bu sebeplerle, Sayın Cumhurbaşkanımızın nezdinde ülkemizi, milletimizi ve ümmetimizi topyekün boğmak isteyen dünya hegemonik güçlerinin içerdeki işbirlikçilerle birlikte dört koldan saldırdıkları böylesine bir konjonkturde, öncelikle Cumhurbaşkanımızı töhmet altında bırakan bu haksız yakıştırmayı izale etmek ve konu ile ilgili diğer söylentilere açıklık getirmek üzere bu yazıyı kaleme almak ihtiyacı duydum.
Bir makalede ve gazetede yer alabilecek her şeyi burada madde madde açıklıyor ve konuya artık nokta koyuyorum.
     – Asıl Görevim “Sade Bir Dekanlık” Değildi:
Ben Rize’ye, 13 ay önce, Sayın Cumhurbaşkanımızın “sağlık hizmeti sunumu ve tıp eğitimini iyileştirmek” üzere tevdi ettiği görev dolayısıyla geldim; sade bir dekanlık yapmaya ya da rektör olmaya filan değil. Bunu TV programlarında birkaç defa dile getirdim ve hatta içi rahat olsun diye Sayın Rektöre de bizzat iki defa söyledim.
Sayın Cumhurbaşkanımız ısrarla ve içtenlikle istemişti bunu…  Devletimizin başı idi, dahası çok önemli bir lider ve inandığım bir kişilikdi. Sözünü yere düşüremezdim, kabul ettim. İstanbulu, Osmanlı’nın son şaheseri olan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’deki rektör yardımcılığı görevimi, “bu muhteşem binanın restorasyonu” ve “Türkiye Sağlık Teknoparkı” gibi kendime misyon edindiğim çok önemli projelerimi ve de ailemi geride bıraktım, geldim.
     -Cumhurbaşkanına Yaklaştırılmadım:
İlk gün yaşadığım şok… Görev adamlığının gereği olarak daha işlemlerim bitmeden, yani resmen göreve başlamadan Rizeye geldim ve bir ön rapor hazırladım. Çünkü “Ayın 15’inde Rize’ye geleceğim, meseleyi masaya yatırırız” demişti bana Sayın Cumhurbaşkanımız!..
Rapor elimdeydi ama konuşmalarını yaptıkları aynı salonda, 200 kişiyle yemek yedikleri aynı binada bulunmamıza rağmen kendileriyle görüşme imkânım olamadı; özenle uzak tutuldum kendilerinden! VIP hakkım olmasına rağmen yemek yiyeceklerin davetli listesine de konulmamıştım!..
Ben yine de “sabır” dedim, bu psikolojik atmosferde ve neredeyse sıfır teknik ekiple çalışmalarıma devam ettim. Ancak tam sekiz ay, yaptığımız çalışmaları paylaşmak üzere Sayın Cumhurbaşkanımızla bağlantı kuramadım. Herkes uzak durdu; siyasi ya da üst bürokrat kimse yardımcı olmadı!
     – Fakültedeki İşlerimize Çok Müdahil Olundu:
Daha ilk hafta, Sayın Rektör “Şaban Hocam, Anabilim Dallarında tasarrufta bulunurken istişare edelim” diye telefonla mesaj gönderdi bana. Dahası, başhekimle birlikte (daha önce olduğu gibi!) haftalık rutin toplantılar yapmak istedi!!?
Açık söylemek gerekirse, meslekten olmayan bir insan olarak Sayın Rektörün, onun yaşı kadar tıp camiasının içinde buluna bir insan olan benden bunu istemesini, bu üniversitede işlerin hiç de iyi gitmeyeceğine dair meşum bir işaret olarak algıladım.
 İstişarenin gece, gündüz, Cumartesi, Pazar yani her zaman, her yerde ve istenildiği süre kadar yapılabileceğini ama böylesine takvime bağlanmış toplantıların kurumsal hukuk, alt birimlerde idare etme erkinin kullanılabilmesi ve mesleki etik açıdan doğru olmayacağını, bunun istişarenin çok ötesine geçerek fakülteyi doğrudan yönetmek anlamına geleceğini, dolayısıyla bunu kabul edemeyeceğimi ifade ettim kendilerine.
O toplantılar takvimli olarak yapılmadı ama Rektörün eli hiçbir zaman (mevzuatın verdiği gözetim ve denetim yetkisinin çok ötesinde) fakültenin, öğretim üyelerinin ve hatta asistanların üstünden çekilmedi.
Mesela hocalar, asistanlar bizden habersiz yani dekanlık atlanıp rektörlüğe/makama çağrıldı. Onlardan bilgiler alındı, istişareler edildi! Gece saat 12’lerde telefonlar açılarak “Dekan şurada ne dedi, şu hoca şunu niye yaptı” noktalarına kadar inildi.
Öylesine ki iş, dekanlığa çağrıldığında türlü mazeretler ileri sürerek gelmeyen, sorunlarını çözmek için yaptığımız toplantıda en terbiyesiz bir şekilde makama hakaret eden öğretim üyesine ve onunla birlikte hareket eden arkadaşına (Rektöre bunu açık bir şekilde söylememe rağmen) sahip çıkmalara ve hatta onlarla defalarca görüşüp dekanlığa karşı kullanmalara(!) kadar vardı.



 
     – Dedikodu ile Yönetim:
Her düzeydeki pek çok üniversite çalışanında oluşan kanaat şudur: Rektörün adamları var. Facebook’lar bile takip ediliyor, paylaşımlar kayıt altına alınıyor ve gerektiğinde ilgili kişi uyarılıyor!?.
Bunu somut bir şekilde ortaya koymak elbette zor ama benim de kanaatim o yöndedir. Mesela; bizzat Rektör, bana ait bir paylaşımı, Facebook’a konduktan sadece iki ya da üç dakika sonra telefonla arayarak silmemi istedi. Fakültemizi ve beni mesnetsiz bir şekilde aşağılayan rezil bir gazete yazısına lisanı münasiple eleştirel bir yorum yapan tıp fakültesi öğrencisini bizzat makama çağırarak, yazar adına avukatlık yaparcasına hesap sordu!?? İşte bizzat şahit olduğum bu örnekler kanaatimi güçlendiriyor; üniversitede bir korku havası egemen.
     – Kadro Tercihlerinde Fakülte Ve Dekanlık Zayıf Bırakıldı:
Öğretim üyesi alımında Fakültenin ve Anabilim dallarının tercihleri değil Rektörlüğün (buna rektör demek daha doğru olur) uygun görmeleri öne çıkarıldı. TIP FAKÜLTESİNDE meslektenmiş gibi bu kadar insiyatif kullanan, aslında İLAHİYATÇI olan Rektör bu noktada “güvenlik” kelimesini adeta bir şifre, bir duvar olarak kullandı!
Uyduruk yakıştırmalar yapılarak anabilim dallarının ve hastanenin gerçek ihtiyacı olan adamlar yerine Rektörün uygun gördüğü adamlar alındı. Birlikte karar kıldıklarımızdan bile bize hiç haber verilmeden vaz geçildi. Sonuçta fakülte yönetimi olarak anabilim dallarına verdiğimiz sözler geçersiz kılınmış, onlar üzerinde olan etkinliğimiz ortadan kaldırılmış oldu. Yani üst amirlerimiz eliyle alt memurlarımız nezdinde itibarsızlaştırıldık.  
Bunların en bariz örneklerinden biri Kadın Doğum Kliniğinde yaşandı. Hem burada yıllardır mevcut olan idari sorunları çözmek hem de “Tüp Bebek Merkezi” açmak üzere almak istediğimiz bu işlerde yetkinliğ ispatlı Profesör ve ekibi, geçerli hiçbir sebep gösterilmeden alınmadı. Bu aynı zamanda fakülte ile rektörlük arasındaki ilgili kliniğe başkan atama sorununu da çözecekti. Ama Sayın Rektör her nedense, taşa dişledi ve “olmaz” dedi. Üstelik bunun için ben kendimi ortaya koymuş; “istifalarını peşin alacağım, eğer bir sorun olursa ben de istifa edeceğim” diyerek taahhütte bulunmuş, bizatihi makamda kendisine sarılarak “ya, ben senin yaşça da büyüğünüm. Örfümüzde böyle bir şey de var. İstirham ediyorum; bu iş kötüye varmasın. Gel şunu tatlıya bağlayalım.” demiştim ama..!
     – Fakülte Ve Dekanlığın Harim-İ İsmeti’ine Girildi:
Meseleyi artık taşınamaz noktaya getiren olay: Kadın Doğum Kliniğinde bir yıldır süren huzursuzluğu gidermek amacıyla yaptığımız Anabilimdalı Başkanlığı değişikliğini (ki bu idari görev, birbiriyle kavgalı mevcut hocaların hepsi hakkında inceleme ve soruşturma açmamız hasebiyle, bağlı oldukları Bölüm Başkanlığına vekaleten devredilmişti.) geri aldırılma ısrarı ve sonunda Anayasanın “Kanunsuz Emir” maddesine dayandırılan “emir tekrarı” ile bunu başarması idi!!? Doğrusu bu işte niye bu kadar ısrar etti, başka çok özel bir sebebi mi vardı, bilemiyorum.
Bu konuda basında çıkan düzmece bir yazı için, kurum adına konuşma hakkı rektörde olmasına rağmen şahsımı, fakültemizi ve dolayısısyla üniversitesmizi korumak üzere tek kelime çıkmadı ağzından. Aksine, üç gün sonra lehimize bir takım yorumlar yapıldığında “bunları senin ağzından yazıyorlar, yayından kaldır onları”dedi bana, mesajla!!! Sanıyorum Sayın Cumhurbaşkanımıza telefonuyla gösterdiklerinden biri bu idi.
    – Fakülte Onurla-İzzetle Yönetilemez Duruma Getirildi:
Sonuç itibarıyla, bütün bunlarla tıp fakültemiz layıkıyla yönetilemez duruma geldi. Kurumsal hukukumuzu ve şahsi hukukumuzu koruyarak, fakülteyi onurla yönetmek olanaklı olmaktan çıktı. Rektörle aramızda olan “insana bakış, üniversite algılaması ve yönetim anlayışındaki büyük fark”  bunu tamir etme ihtimalini de imkânsız kılıyordu.
     – Aaah! Külliye Projesi Yok Sayıldı!:
Sağlık Bakanlığı Yatırımlar Genel Müdürlüğünün bana çok net bir şekilde ifade ettiği üzere bu sene, 15 Aralıkta, devletin yatırım programına (YPK – Yüksek Plaanlama Kurulu) girecek olan ve seneye temeli atılabilecek noktaya gelen, aslında benim Rize’ye gelişimin de asıl dayanağı ve amacı olan Külliye Projesi bitirilmek istendi…
Evet, 14 milyon liralık bağışa karşın sadece iki yüz bin liralık devlet harcamasına (adeta) takılmak istenen (bunu rektörlüğün yapması gerekiyordu) Simulasyon Merkezi meselesini medya gücünü ve kamuoyu desteğini kullanarak aşmıştık ama ya Külliye Projemiz?..
Evet, bundan yaklaşık bir ay önce çok kritik bir gün yaşıyoruz. On bir ay boyunca defalarca kendisine sunduğumuz proje için ağzından sadre şifa tek kelime çıkmayan Sayın Rektör, hastanede yaptığımız (davetli olmadığı!) bir toplantıya (galiba, özellikle!) geliyor ve tüm öğretim üyelerine Rize’ye iyi bir hastanenin çok lazım olduğunu(!), büyük düşünülmesi ve bunun 15-20 yıla hitap etmesi gerektiğini(!) ama Rize’de arsa sorununun olduğunu, yerinin iyi seçilmesi gerektiğini, bunun için şehrin siyasilerinin, sağlık otoritelerinin(!) ortak karar vermesi gerektiğini söyleyiveriyor!?.
Hayretler içerisinde kalmıştım; cevabını aynı toplantıda en açık bir şekilde vermiştim ama bir gerçek vardı ki, bununla o zamana kadar öğretim üyeleriyle yaptığımız onca toplantı, onlara verdiğimiz güven, projenin gerçekleşeceğine karşı olan inanç, itibarımızla birlikte bir anda yok olup girmişti. Çünkü Rektör konuşmuştu ve o tek başına, kendi kafasından böyle bir şeyi dile getir(e)mezdi!
Sonradan ayan beyan ortaya çıktı ki Rektörün bu sözleri İlin siyasileri ve yüksek bürokratları ile birlikte yürütülen geniş bir kampanyanın dışa vurumu, daha açık söylersek onlar adına beyanı idi. Benim o anda işkillenip cevabını vermem ve kamuoyunu bilgilendirmek üzere TV programı yapmam, o programda “Vali de, rektör de, siyasiler de bu işte yardımcı olmadılar, Madem katkı sağlamıyorlar hiç olmazsa çelme takmasınlar” demem işte bu yüzdendi.
Projeyi olmaz kılmak için “paketleme arazisi dar, “orada, radyasyonlu çay gömülü.” filan dendi. Bütün bu ileri sürülen olmazlar Sağlık Bakanlığı Yatırımlar Genel Müdürlüğü, Projeler Daire Başkanlığı ve TAEK’de (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu) tarafımdan yapılan yoğun görüşmeler sonucu bertaraf edildi. Ancak, kampanya mensupları yine de hiçbir teknik-bilimsel-pratik veri ortaya koymadan “paketleme arazisi olmaz” dedi!?. Burada paketleme arazisine üniversite tarafından dört yıl önce 140 milyon lira ödenmesinin bir rolü var mıdır, bilmiyorum!
Kampanya mensupları önce Anatamir arsası (Serbest Bölge) üzerinde durdu ve sanıyorum Sağlık Bakanlığı bu yönde işle(n)di. Sonrasında da malum, önce Rize’li Sayın Spor Bakanımız, bir iki gün sonra da Sayın Valimiz “Şehir Hastanesi deniz doldurularak yapılacak” dedi!..
Hep beni uzmanlara danışmamakla suçlayanlar, bu işle bir yıldır uğraşan ve burada mutevazı olmaya gerek yok,  ülkemizin en yetkin kişilerinden biri olarak bana bir kelime dahi sormadılar! Bu beyanlar sonucu, denizin doldurup hastane yapılacağını, Sayın Cumhurbaşkanından onay alındığını ve hatta çalışmaların başlandığını yazdı gazeteler!?.
Elbette bütün bunlar çok can sıkıcı idi.  Ama beni en çok rahatsız eden, üzen nokta, bin defa anlatmamıza rağmen Külliye Projemizin sadece bir “Hastane Projesi” değil bir “Sağlık Külliyesi” projesi olduğu, yani bunun bir eğitim ayağı olduğu gerçeğinin  sayın yetkililerce anlaşılamamış olması idi!? Ne diyelim; “Kel başa şimşir tarak”desek millete ayıp olur. En iyisi dini terminoloji kullanalım; çünkü ona kimse kolay ses çıkaramaz: “Her kavim layık olduğu yöneticilerle yönetilir.”
    – Dahası?
Dahası var; onlar kişiye özel, karakterlerle ilgili. Kısmet olursa, onları bu konuda yazacağım kitapta anlatacağım. Burada, yani gazetelerde, çok “ulu orta” olsun istemedim; efendilik bizde kalsın diye düşündüm. Kendilerinin hatırı yoksa da çoluk cocuklarının var; onlar her zaman masumdur çünkü.
(DEVAM EDECEK)
 
Prof. Dr. Şaban ŞİMŞEK
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.