pendik escort
ZAFERE GİDEN YOL
 Aday olmasına izin verilmediği 3 Kasım 2002 seçimlerinin üzerinden tam bir ay geçmişti. Ankara'daki Amerikan elçilik yetkilileri, başkanlarına, Recep Tayyip Erdoğan'la ilgili, Wikileaks raporlarına yansıyan şu belgeyi geçmişti: “Derin Devlet'in, hukuki manevralar ya da provokasyonlar yoluyla Erdoğan'ın dengesini sürekli olarak bozmak için elinden geleni yapacağını söylüyorlar.”


O ise, bundan çok zaman önce, 1996'da, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğunda iki senedir otururken verdiği bir röportajında –muhtemelen başka zamanlarda da söylediği gibi– “Rabbimin kader planı içerisinde bana takdir ettiği rol neyse, ben bugüne kadar bu rolü oynadım.” düşüncesini taşıyordu. Haksız da değildi. Bugünkü noktaya sürüklenişi de başka türlü açıklanamazdı.

Girdiği bütün seçimler veya tercihleri, onu bugünlere hazırlıyordu sanki. Her seçimde oyunu artırdığı için ‘galip sayılırdı bu yolda mağlup' edasıyla, Sibel Eraslan'a da söylediği gibi “Siz kapı kapı usanmadan çalışın, Yusuf'u kuyudan çıkaran, gün gelir mührü elinize verir” tevekkülü içindeydi.

“Eskişehir, 1. Lig'de oynuyordu. Yöneticileri beni izlemişler, çok beğenmişler. O yıl Eskişehirspor'dan teklif almıştım. Neredeyse anlaştım, anlaşacaktım ki babam ‘Okuyup adam olmanı istiyorum. Sen okuyacaksın.' diyordu.” Babasına göre, top oynayan okuyamazdı. Bir keresinde de İETT formasını giyerken bir hazırlık maçında Fenerbahçe'yi 2-1 yenmişlerdi: “Fenerbahçe'nin Yugoslav teknik direktörü Toma Kaleperoviç de beni istedi. Babama kabul ettiremediğim için bu teklifi de geri çevirdim. Çok istediğim halde bunun gibi birçok teklifi geri çevirip okula devam ettim.” Erdoğan'ı, Fenerbahçe teknik direktörlerinden Brezilyalı Didi de istemişti. Ayrıca, 1974-75 sezonunda Hollanda'dan bir takımdan da transfer teklifi almış ama hep baba engeline takılmıştı.

Adalet Partili Ahmet Reis'in oğlu Recep Tayyip Erdoğan, arkadaşı ve Milli Selamet Partisi Gençlik Kolları Başkanı Nuri Avcı'nın daveti ile gittiği Beyoğlu teşkilatının bir toplantısında partiye üye olmuş, 1976'da önce MSP Beyoğlu Gençlik Kolu Başkanlığı'na, aynı yıl da İstanbul Gençlik Kolları Başkanlığı'na gelmişti. 12 Eylül darbesine kadar bu görevini sürdüren Erdoğan, siyasi parti faaliyetlerine izin çıktıktan sonra kurulan Refah Partisi'nde kaldığı yerden devam edecekti. Özal da o yıl Anavatan Partisi'ni kurarak seçimlere girmişti. Erdoğan, ANAP'tan bir teklif almıştı. Teklifi kabul etse belki de kazanacaktı: “Benim liderim var, dedim. Liderimiz Erbakan hapisten yeni çıkmıştı.” Başka partiden adaylığı hiç düşünmeyecekti.

Kısa zamanda toparlanan teşkilat, siyasete MSP'den sonra Refah Partisi ile 1980 öncesi kaldığı yerden devam eder. Erdoğan, 1984'te Beyoğlu İlçe, bir yıl sonra da İstanbul İl Başkanı ve MKYK üyesi olur. Refah Partisi'ni 1990'larda zirveye taşıyacak yöntem de bu süreçte yürürlüğe konmuştur. Nejdet Külünk'ün teklifi ile İstanbul il ve ilçe teşkilatlarında 19-24 saatleri arasında nöbetçilik sistemi geliştirilir. Buna göre teşkilat ve üyelere yönelik her türlü soruna anında müdahale edilecektir. İldeki nöbetçi, akşam ilçe nöbetçilerini arayarak bilgi edinir. Külünk, bir akşam bütün ilçe teşkilatlarına ulaştığı halde Şişli nöbetçisine ulaşamamaktadır. Bir süre sonra tekrar aradığında telefonun ucunda Şişli ilçe nöbetçisi Abdülmecit Yüksel vardır. Yüksel, “Hanımım az önce Esnaf Hastanesi'nde doğum yaptı. Doğum yaparken de vefat etti. Hanımı morga kaldırdım, yeni doğan çocuğumu da hemşirelere teslim ettim. Nöbetime 40 dakika geç kaldım. Hakkını helal et başkanım.” diyerek ağlamaya başlar. Külünk de ağlayarak dinler. Ertesi gün bu hadise RP İl Divanı'nda sunum olarak anlatılınca, teşkilatlarda dilden dile dolaşmaya başlar. Ve olay teşkilatlara müthiş bir motivasyon sağlar.

Teşkilat böylesine çalışmaktadır ama Refah Partisi, milletvekilliği bakımından o zaman için cazip değildir. 1986'da ara seçimlerde İstanbul İl Başkanı Erdoğan, seçimlere sokacak milletvekili adayı bulmakta zorlanmaktadır. Nejdet Külünk'le gittikleri bütün kapılar yüzlerine kapanmaktadır. En son gidecekleri kişi de hayır derse, kendi aralarında şart koştukları ‘RP yüzde 10 barajını aşmadan aday olmama şartını' askıya alacak, Erdoğan aday olacaktır. Sonraki yıllarda Büyükşehir Belediyesi'nde danışmanlık da yapacak profesörün, “RP'den sizler aday olsanız isminiz çok şey kazanır. Ama ben aday olursam RP çok şey kazanır. Fakat ismimi yıpratmam.” cevabı karşısında kendilerine ikram edilen pide bile boğazlarında düğümlenecektir.

Oğlu belediye başkanlığı yapmakta olan bir başka profesör de Beyoğlu ilçe teşkilatını kurmaya çabaladıkları bir zamanda, Tophane'de karşılaştıkları Külünk ve Erdoğan'a söyledikleri ile onları çok şaşırtmıştır: “Acıyorum size. ANAP gibi bir parti varken niye RP?”



Le Mond'un dikkatini çekti

Arkadaşlarının ‘Reis' diye hitap ettiği Recep Tayyip Erdoğan, 1986 ara seçimlerinde çaresiz milletvekilliği adaylığını koyar. Fakat beklediği gibi, kazanamaz. Bir yıl sonraki seçimde de Erdoğan milletvekili adayıdır. Yine Meclis'e gidemez.

1989'daki yerel seçimler, Erdoğan'ın kendi inisiyatifi ile adaylığını koyduğu ilk seçimdir. İstanbul İl Başkanı olarak, hem genel merkezin hem de il teşkilatının itirazlarına rağmen Beyoğlu Belediye Başkanlığı'na adaylığını koyar.

Kadınlar, seçimlerde aktif olarak ilk defa bu süreçte görev alır. Erdoğan ve il örgütündeki arkadaşları, halkla birebir temas halindedir. Akıllara gelebilecek her yere girer, halkın sofrasına ortak olurlar. Hacıhüsrev'e bile girmeyi ihmal etmezler. Çok iyi de bir anket ekibi kurarlar. Erdoğan halktan biridir, onlarla aynı hayatı sürmektedir. Ama yine de halkla aralarında var olduğunu bildiği duvarın yıkılmakta olduğunu görmek ister bu seçimlerde. Kampanyası Le Mond muhabirinin bile ilgisini çeker ki “İslamcı RP'nin sosyal demokrat görüşlü” adayı dediği Erdoğan'ın dikkatle izlenmesi gerektiğini belki de Türk basınından önce keşfeder. Hakkını yemeyelim, bir de bugün dünürü olan Sadık Albayrak, Erdoğan henüz il gençlik kolları başkanı iken, 1978'de Yeni Devir'deki bir yazısında “Bu gence dikkat edin” demiştir.

Medyanın halkla aralarına örmeye çalıştığı duvarı daha baştan fark eden Erdoğan, yıllar içerisinde medyaya tavır da alacaktır. Özellikle de 27 Mart 1994 yerel seçimlerini kazanmasının ardından ‘bir kısım medyanın' yaptıklarına karşı hep mücadele edecektir. Hatta İstanbul Belediye Başkanı olduğu 1994'teki bir röportajında “Ben medyadan 20 yıldır randevu bekliyorum. Bu kadar yıldır politikacıyım, gençlik kolu başkanıydım, il başkanlığı yaptım, kimse benim randevu talebime cevap vermedi.” diyecektir.

Medya, daha uzun yıllar Erdoğan'ı kabullenemeyecektir. Tıpkı başka çevrelerin kabullenemediği gibi. Erdoğan da bunun bilincinde olarak varoşlardan gelenlere ‘Zenci Türk' dendiğini söyleyecek, kendisini de onlardan sayarak “Zenci Türk'üz” açıklamasını yapacaktır.

Yıllarca yanında bulunmuş isimlerden biri olan Hüseyin Besli, Ömer Özbay ile birlikte kaleme aldığı Bir Liderin Doğuşu kitabında, Erdoğan'dan naklen, Aydın Doğan'la aralarında şu konuşmayı not düşer: “Aydın Doğan benimle görüşmek istemişti. Conrad Otel'de buluştuk. Bana önceki başbakanlarla yaşadığı kavgaları ve bu kavgaları nasıl kazandığını anlatmaya başladı. Aydın Bey, şöyle diyordu: ‘Turgut Özal, önceleri bize karşı çok sertti; ama sonradan öyle bir noktaya geldi ki ‘ne onlarla, ne onlarsız' demek durumunda kaldı. Aynı şeyleri Demirel ile de yaşadık; ama aramızdaki soğukluk fazla uzun sürmedi. Onunla da barıştık. Keza Tansu Hanım da başlarda aynı sertlikteydi. Sonunda o da adeta pes etti.” Her yiğidin bir yoğurt yeme tarzı olduğundan giren Erdoğan'ın Doğan'a cevabı “(…) hak etmediğiniz bir şeyi benden istemeye kalkarsanız, her zaman karşınızda olurum.” olacaktır.

Erdoğan, bir dönem medya ile iyi geçinmeye çalışsa da karşı tarafın siyasilere bakış tarzı buna manidir. Uzanlar ise kötü fotoğraflarını çekmek üzere peşine muhabir takmıştır Erdoğan'ın.

Böylesine yoğun tempolu çalışmanın sonucunda Erdoğan, geçmişte katıldığı seçimlerin aksine, 1989'da bu sefer kazanmıştır. Ancak çok geçmeden Seçim Kurulu'nda birkaç yüz oyla kaybettiğini fark eder. Mesela 310 seçmenin oy kullandığı bir sandıktan 522 oy çıkmıştır. Bunun izahını ister, itiraz ederler. Kurul başkanı itirazlara oralı bile olmaz. Kasımpaşalı Tayyip olan bitene dayanamaz. Kurul Başkanı'na “Siz sarhoşsunuz!” deyiverir. Ama bu söz sarhoş birine denemeyeceği(!) için birkaç gün sonra ifadeye çağrılır. Önce adliyeye gider. Ancak son anda ortadan kaybolarak bir iş adamının evinde bir hafta saklanır. Bu ikinci hapis hayatıdır. Bir hafta Metris'te kalır. 12 Eylül'den önceki günlerde de yine bir hafta on gün süreyle arkadaşları ile birlikte Metris'te ağırlanan Erdoğan, ardından da birkaç gün Selimiye'de tutulmuştur.



Kaderi fazla zorlamayalım

Erdoğan, o kadar azimlidir ki seçimleri bir gösterge gibi kullanır neredeyse. Bu sefer sırada 1991 milletvekili seçimleri vardır. RP, seçimlere Islahatçı Demokrasi ve Milliyetçi Çalışma partileri ile ittifak yaparak girer. Genel Merkez'in bu kararına Erdoğan taraftar değildir. Yüzde 17 oy alırlar. 6. Bölge'den 1. sıra adayı olduğu için milletvekilliğini kazanır. Ancak Mustafa Baş, tercihli oy sistemini öne sürerek itiraz eder ve kendisinin kazandığını iddia eder. Bölge Seçim Kurulu, Baş'ı haklı bulur. Fakat il teşkilatı İl Seçim Kurulu'na müracaat ederek Erdoğan'ın milletvekilliğini kesinleştirir. Hatta Erdoğan mazbatasını bile alır. Mustafa Baş yine itiraz edince, on gün sonra mazbata Erdoğan'dan geri alınır. Bu olay üzerine sinirinden düşüp bayılmasına rağmen tekrar itiraz etmek isteyenlere Erdoğan'ın cevabı “Kaderi daha fazla zorlamayalım.” olur. Kaderde, zamanı gelinceye kadar vuslat yoktur hakikaten.

27 Mart 1994 seçimleri, Erdoğan için Güngör Uras'ın da dediği gibi henüz ‘birilerinin' devreye girdiği dönemler değildir. Medya, onu küçük görmeye ve göstermeye çalışmakta, ‘çamur at, izi kalsın' tarzı haberler yapmaktadır, o kadar. O yıllarda onu asıl meşgul eden, yoluna taş koyan Genel Merkez'dir. Yerel seçimlere kısa süre kala bile onun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığını duyurmak bir yana, ona Ali Coşkun ve Korkut Özal gibi isimlerle muhalefet etmektedir. Mehmet Metiner'e göre Erdoğan, Necmettin Erbakan tarafından tasfiye edilmek istenmektedir. Aslında Genel Merkez ile Erdoğan'ın arası, kamuoyuna verdiği ‘liderimiz ne derse o olur' mesajlarının aksine, 1978'den beri hep gergindir. Erdoğan, 15 Ekim 1978'deki MSP 4. Büyük Kongresi'nde, Korkut Özal'ın önayak olması ile ortaya çıkan ikinci listeye, yani ‘yenilikçilere' destek vermiştir. Burada da kaybeder ama kongrede yıldızı parlayarak çıkanlardan biri olur. Bu süreç 14 Mayıs 2000 tarihindeki Fazilet Partisi kongresinde ‘yenilikçi-gelenekçi' tartışması ile belki de ilk kez bu kadar ayan beyan ortaya çıkar. 28 Şubat'ta da Hoca'nın yanlışlarına karşı durarak sözünü esirgememiştir Erdoğan.

Neyse, biz yine 1994'e dönelim. Erdoğan adaylığını açıkladığında, halkla aralarındaki duvarı kaldırmaya yönelik uyguladığı siyaset meyvelerini verecektir. Basına göre İlhan Kesici, Zülfü Livaneli ve Bedrettin Dalan gibi adaylar sıralamasında Erdoğan ancak 4. sıradadır. Fakat sonuçlar açıklandığında yüzde 25,6 oyla Erdoğan ipi göğüsleyen kişi olacaktır.

Erdoğan hırslıdır, tuttuğunu kopartmak ister. Kasımpaşalıdır, genlerinde Karadenizlilik vardır. Ancak siyaseti çok sevmesine, onu bir yaşam biçimi olarak benimsemesine rağmen kendine has ilkeleri vardır. O ilkeleri de beşerî kurallar değil, beslendiği kaynaklar belirlemektedir: “Biz siyaseti hiçbir zaman bir belediye başkanı, bir milletvekili, bir başbakan olarak düşünmedik. Benim için hedef, belediye başkanı olmak, milletvekili ya da başbakan olmak değil. (…) Benim için hedef kula kulluğu yıkmak ve Hakk'a kulluğu hayata hakim kılmak.”

Kaybettiğinde de, kazandığında da hep sabırlıdır. “Biz kısa mesafe koşucusu değiliz.” cümlesi, en çok tekrarladığı sözlerin başında gelmektedir: “Biz ilanihaye sürecek, sınırları belli olmayan bir maratonun koşucusuyuz. Nihayetsiz bir maraton… Bitiş noktası ölümdür…”

Belediye başkanı olur olmaz, zaten öncesinden başlayan karalama, küçük görme davranışı hız kazanır. O ise cevabını daha önceki belediyelerin aksine hizmet odaklı çalışarak verir.

Zenginin değil, fakirin sofrasına misafir olur. Başkanlık konutlarında oturmayı bile ‘halktan koparım' düşüncesiyle yeğlemez. Bu tutumunu başbakan olduktan sonra da sergiler. Başbakanlık Konutu yerine halkın içinde, bir evde oturur. İstanbullu da ondan memnundur. Herkesin düşünüp de dile getiremediklerini söyler, halkın hislerine tercüman olur. Sert çıkışlar da yapar. Fakat halk onu kendinden biri gibi gördüğü için o çıkışları hep tolere eder. O da ilerleyen dönemlerde ‘değiştim' diyerek daha çok kitlenin benimsediği bir lider çizgisine evrilir, ilkelerinden taviz vermeden. Türk siyasetinde gençlik kollarından girip bütün basamakları teker teker çıkan ender liderlerden olan Erdoğan'ın ülke idaresinde söz sahibi olacağı günler yakındır. Halka o kadar güvenir ki en ufak tartışmalı konularda hiç çekinmeden onları şahit tutar.

Ancak çok geçmeden, gazeteci Güngör Uras'ın bir yazısında değindiği ‘birileri', Siirt'te okuduğu bir şiir yüzünden ‘yargı mekanizmasını ve siyasal mekanizmayı işletmeye başlar.' Aslında Mehmet Metiner'in söylediği gibi Erdoğan'ın efsaneye dönüşme süreci 1994'te başlamıştır bile.

12 Aralık 1997'de Siirt'te halka hitap eden Erdoğan, trajedi mi komedi mi demek gerekir bilinmez, okuduğu Ziya Gökalp'e ait şiir yüzünden, konuşmanın ruhuna aykırı bir suçlamayla karşı karşıya kalır. Olay tam bir ‘namaza yaklaşmayın' hikayesidir aslında. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, onu, 21 Nisan 1998'de TCK'nın 312/2. maddesi gereği ‘halkı din ve ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik' suçundan 10 ay hapis ve 716 TL ağır para cezası ile cezalandırır. Temyiz başvurusu da reddedilince gazetelere gün doğar adeta: “Siyasi hayatı bitti”, “Tayyip'in bitişi”, “Erdoğan artık muhtar bile seçilemeyecek!”

Hapiste öldürülecek miydi?


24 Eylül 1998'de Yargıtay 8. Dairesi kararı onayınca hüküm kesinleşir. Ardından da 5 Kasım 1998'de Danıştay, Erdoğan'ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'nı düşürünce 4 yıl 7 ay 5 günlük İstanbulluya hizmet süresi böylece noktalanır. Tek tesellisi, ‘Haksız yere seni mahkûm ettiler, ona ağlıyorum' diyen karısına Sokrat'ın verdiği cevaptaki gibidir: “Ya haklı yere mahkûm etseydiler, daha mı iyiydi?”

Anlaşılan birileri Erdoğan'ın giderek yükselişinden fena halde tedirgindir. Ama o, ‘Bu şarkı burada bitmez' diyerek yeni bir dönemin haberini verecektir. O yol da 26 Mart 1999 günü cezasını çekmek için girdiği Pınarhisar Cezaevi'nden geçmektedir.

İstanbul halkı Reis'i unutmamıştır. 13 bin mektup gönderilir kendisine. Onu içeride ayakta tutanın o mektuplar olduğu söylenir. Pek çoğunu da bizzat kendisi cevaplar.

Erdoğan'a orada da rahat yoktur. Cezaevinde güvenlik sorunları ile ilgili yakın çevresi bir duyum bile almıştır. Hasan Yeşildağ, MİT İsviçre Sorumlusu Cengiz Alkan'ın yanında iken Erdoğan'ın cezaevinde öldürüleceğini duyar. Ve Erdoğan cezaevine girmeden önce onu korumak amacıyla, karşılıksız bir çek düzenleyip o da oraya girer. “Bir Liderin Doğuşu” kitabında Ergenekon soruşturmasının 2. iddianamesinin ek klasörlerinde yer alan 9 gizli tanığın ifadelerinin bu iddiayı desteklediği bilgisine de yer verilmektedir. Cezaevinden çıkışta da gerekli güvenlik uyarıları yapılır Erdoğan için. Ama o, çelik yelek giymeyi reddederek inançlarına sığınmakla yetinir.

Pınarhisar, Erdoğan'ın ilk defa Milli Görüş'ten ayrı bir siyaseti ve liderliği düşündüğü yer olur. RP 1998 başında kapatılmıştır. Lider kim olsun anketlerinde yüzde 85 onun adı çıkmasına rağmen, Erbakan Hoca'nın Recai Kutan'ı işaret etmesi bu zemini hazırlayan başlangıç olur. Bunun biraz öncesinde, Siirt konuşmasından sonraki gövde gösterisi üzerine Genel Merkez tarafından çok sıkıştırılınca da Mehmet Metiner'e “Davul benim boynumda, tokmak başkalarının elinde olsun istemem.” diyecektir.

Ancak Fazilet Partisi'nin kurulmasıyla ortaya çıkan tabloda yenilikçilere yine yol verilmemiştir. 2000'deki kongrede Recai Kutan-Abdullah Gül çekişmesini 50 oy farkla gelenekçiler kazanır. Erdoğan, yasaklı olduğu için kongreye katılmamıştır. Ama bir savcıya yakışmayan ifadelerle Faziletlileri ‘ülkenin kanını emen vampir' diye niteleyen Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş'ın kılıcı Fazilet'in de tepesinde sallanmaktadır. Beklenen olur. Milli Görüş'ün bu partisi de tarihteki yerini alır.

Gelenekçiler 20 Temmuz 2001'de Saadet Partisi'ni kurarken yasaklı olmasına rağmen Recep Tayyip Erdoğan da 14 Ağustos 2001'de Adalet ve Kalkınma Partisi ile yola çıkar. Erdoğan'ın Pınarhisar'daki düşüncesi vuku bulmuştur. Cemil Çiçek'in ifadesiyle ‘ayıpsız ayrılık' gerçekleşir.

Amblemini, Erdoğan'ın mezun olduğu imam hatip lisesi yıllığındaki ampulden aldığı söylenen AK Parti, Erdoğan'ın rüzgarıyla yola çıkar. Ancak zinde güçler halkın iradesinin önünde baraj kurmakta kararlıdır. Yargıtay 8. Dairesi, Erdoğan'ın sabıkasının silinmesini kabul etmez, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi de lehine silme kararını yok sayar. Vural Savaş'ın yerine gelen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu ise Erdoğan'ın peşini bırakmaya niyetli değildir. Kanadoğlu, Erdoğan'ın milletvekili seçilme yeterliliği bulunmadığı gerekçesiyle kurucu üyelikten çıkarılması için Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuş ve partinin kapatılması için dava açmıştır. Kanadoğlu, Meclis'e girmeden önce son bir ‘faul daha yapmayı düşünmektedir Erdoğan'a. Kaldı ki bu, geçici bir süreç değildir Erdoğan ve AK Parti için. Kanadoğlu ve zihniyeti, AK Parti iktidarı boyunca Erdoğan'ı takip etmekten vazgeçmeyecektir. Bunu da geride kalan yıllar zaten göstermiştir. 367 gibi bir kararın mimarının Sabih Kanadoğlu olduğunu hatırlatmak yeterlidir herhalde.

AK Parti daha milletvekili adaylarını açıklarken bile, henüz emekli olmamış ve MGK sekreterliği yapmış General Tuncer Kılınç'ın, Egemen Bağış ve Erkan Mumcu'ya partiye katılmamaları yönünde uyarılarda bulunma cesareti gösterdiğini kitaplardan öğreniyoruz.



Erdoğan, bu şartlarda 3 Kasım 2002 seçimlerine yasaklı olduğundan katılamaz. Seçimlerden sonra AK Parti yüzde 35'e yakın bir oyla iktidar olur. Abdullah Gül Hükümeti ve Deniz Baykal'lı CHP, Erdoğan'ın yasağını kaldıran anayasa değişikliğini gerçekleştirir.

CHP'nin desteği önemlidir o günlerde. O dönemde Baykal ile Erdoğan'ı bir toplantıda buluşturup tanıştıran gazeteci Haluk Örgün, daha sonraki süreçte cumhurbaşkanlığı için “Deniz Bey neden olmasın ki?” dediği Erdoğan'dan “Tutamayacağım sözü vermem.” cevabı aldığını not düşmektedir kayıtlara.

Bu arada kaderin cilvesi, Siirt seçimlerinin yenilenmesi gündeme gelir. Siirt'teki konuşmasıyla ceza alan Erdoğan, yine aynı yerden Meclis'e girme imkanı bulur. Siirtliler de eniştelerini 9 Mart'taki seçimlerde yüzde 85 oyla Meclis'e uğurlar.

Erdoğan'ın hayatı başta da kaydettiğimiz gibi kaderin yönlendirmesinden başka bir şey değildir sanki. Erdoğan da tevekkülünün semeresini almıştır böylece. Erdoğan'ın Eskişehirspor ve Fenerbahçe'ye gitmesine izin vermeyen kader yine tecelli etmiş, pek çok defa seçimlere girmesine ve onca badire atlatmasına rağmen milletvekili seçilemeyen Erdoğan için vuslat nihayet 2003'te gerçekleşmiştir.

Çıkarılan bütün zorluklara rağmen yine de o, koltuğa oturmuştu işte. Erdoğan'ın çevresindekiler, zinde güçler bu aşamada suçluluk hissetmesin diye şu yorumu getiriyordu artık: “Hapse girmeden önce Erdoğan'ın önünü keserler diye konuşuluyordu. Eğer hapis cezası verilmeseydi zaten gelecekti.”

Erdoğan, 15 Mart'ta, 59. Hükümet'in Başbakan'ı olarak koltuğa oturdu. Artık bir zamanlar İstanbul halkı için yaptığı hizmetlerini Türkiye için yapabilecekti. Pek çok başarılı işlere imza attı da. 2002'den bu yana Türkiye hem içeride hem dışarıda yıldızı parlayan bir ülke oldu. Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın 27 Nisan elektronik bildirisine karşı sergilediği duruş ise Türkiye tarihinde bir ilk olarak anılacaktı. Zaten sonrasındaki süreçte cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kendisi ve partisinin maruz kaldıkları da halk tarafından yüzde 47 oyla ödüllendirildi. Sonuçta 2007'de hükümet etme yetkisini halk yine AK Parti'ye verdi. 2009'da Davos'taki toplantıda İsrail Cumhurbaşkanı Perez'e çıkışması, onu ve Türkiye'yi İslam coğrafyasında ayrı bir yere oturttu.

Erdoğan, işte böylesine zorlu bir mücadelenin sonunda gelmişti bu noktaya. Onun yıldızının parladığını, gelecekte Türkiye'ye yön vereceğini sezen, anlayan odaklar onunla erkenden tanışmak istemişti; her yıldızı parlayan için yaptıkları gibi. Erdoğan da bu fırsatları geri çevirmemiş, hep iyi kullanmıştı. Erdoğan'ın geldiği noktada bu işe en çok da Yahudi kuruluşları şaşırıyor olsa gerekti.

Erdoğan, Kasımpaşalı yönüyle övünüyor, Karadeniz'in hırçınlığı ile karma yaptığı karakteri ile halktan biri olarak anılıyor. 1954'te Kasımpaşa'da dünyaya gelen Erdoğan'ın dedeleri Rize-Güneysu'nun Dumankaya köyündendir. Köyün Osmanlı zamanındaki adı ise Pulihoz'dur. Aile Bakatoğulları diye bilinmektedir. Osmanlı vergi defterlerinde Erdoğan'ın atalarının kaydı ise Bakatoğlu Memiş olarak bulunuyor. 1850 tarihli deftere göre köyün en yüksek vergi verenlerinin başında gelen Bakatoğlu Memiş, Erdoğan'ın büyük büyük dedesinin kardeşi ve muhtardır. Memiş'in Mustafa ve Yunus adında iki oğlu vardır. Yunus, Erdoğan'ın büyük dedesidir.

Recep Tayyip Erdoğan'ın dedesinin ismi ise Teyyup'tur. Araştırmacı-yazar Cemil Yurtsever'e göre Bagatlı Teyyup, 1. Dünya Savaşı sırasında Ruslara karşı milis direnişçiler arasında idi. Hüseyin Besli'nin “Bir Liderin Doğuşu” kitabında da yine Yurtsever kaynak gösterilerek haksızlığa karşı koyduğu için camide namaz kılarken öldürüldüğü yazmaktadır.

Teyyup'un oğlu, Erdoğan'ın da babası Ahmet Efendi, henüz 15 yaşında iken, 1918'de Rize'den göç edip Zonguldak'ta akrabalarının yanına yerleşmiş. Onu göçe zorlayan, babasını erken kaybetmiş olması ve geçim sıkıntısıdır. Burada 4 yıl kaldıktan sonra da İstanbul'un yolunu tutmuştur. Ahmet Efendi, küçük yaşta iki çocuklu Fatma Hanım'la evlenmiş, 34 yıl süren bu evlilikten 1929 doğumlu Hasan ile ondan bir yıl sonra dünyaya gelen Muhammet doğmuştur. İlk eşinden boşanıp 1953 senesinde Tenzile Hanım'la evlenen, Deniz İşletmeleri'nde kaptanlıktan emekli Ahmet Reis'in bu evlilikten ilk çocuğu 26 Şubat 1954'te gözlerini dünyaya açan Tayyip Erdoğan'dır. Recep ayında doğduğu için bir ismi de bu olur. Çiftin Mustafa ve Vesile adında başka çocukları da doğar. Ahmet Reis, Rize'den kim gelirse misafir etmekten yüksünmemiştir hiçbir zaman.

1071 numaralı Erdoğan, Kasımpaşa'daki Piyale İlkokulu'nu 1965'te bitirir. Başarılı sayılan bir öğrencidir. 5. sınıftayken kıldırdığı namazla müdürün dikkatini çeker. Arkadaşlarının gözünde de artık Hoca'dır lakabı. Müdürün yönlendirmesi ile İstanbul İmam Hatip Lisesi'ne, parasız yatılı sınavını da kazanarak girer. Daha küçükken okuldan arta kalan zamanlarını simit, su, kartpostal, şekerleme ne bulursa satarak geçirir. Sosyal yönü çok kuvvetli olan Erdoğan'ın ideali ise Siyasal Bilgiler'de okumaktır. Mehmet Akif, Necip Fazıl, Osman Yüksel Serdengeçti'yi takip eder, Rus klasiklerini okur. Zengin sayılabilecek bir kütüphanesi vardır. İmam hatip yıllarında Milli Türk Talebe Birliği'nin ortaöğretim komitesinde başlayıp üst düzeyde yönetimine kadar aktif görevler üstlenir.

Bu arada spora da çok meraklıdır. İmam Hatip'te futbol, voleybol ve atletizm takımlarına seçilir. Ama ilkokulda oynamaya başladığı futbolun yeri ayrıdır. 1981'de bırakana kadar 16 yıl futbol oynar. 1968'e kadar Erokspor'da top koşturur. Bin liraya, orada işe de girerim diye 1969'da Denizcilik Bankası'nın takımı Camialtıspor'a transfer olur. Futbol oynadığı zamanlarda arkadaşları ‘İmam Beckenbauer' diye çağırır kendisini. 7 yıl da İETT'de oynayan Erdoğan'ın futbol oynamasına babasının müsaadesi yoktur. Onun için hep gizli gizli sürdürür bu macerasını. Zaten babası izin vermediği için deplasman gerektirecek transferlere yanaşmamaktadır.

Bu çocuk bu işi becerir

Okulun bütün münazaralarında bulunan Erdoğan, karakterinin şekillenmesinde Kasımpaşa ile birlikte etkin rolü olan İmam Hatip'i 1973'te bitirir. Okulun orta kısmında iken yaz aylarında da çantacıda çalışan Erdoğan, üniversite sınavına girebilmek için bir sene kaybetmeyi göze alıp Eyüp Lisesi'nde fark dersleri verir. Siyasalı az puanla kaçırınca, sonradan Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi olacak Aksaray İktisadi Ticari İlimler Yüksekokulu'nu kazanır. Pek çok sahada koşuşturan Erdoğan, 1975'te MSP Beyoğlu İlçe Gençlik Kolu Başkanı olur.

1977'de İstanbul Tepebaşı'nda yine partinin bir konferansı vardır. Şule Yüksel Şenler'le birlikte kurdukları İdealist Kadınlar Derneği'nin ikinci başkanı Emine Gülbaran da o gün o toplantıya katılır. Emine Hanım, bir gün önce rüyasında gördüğü kişinin kürsüde konuşan kişi olduğunu fark eder. Şenler'in önayak olması ile fazla uzatmadan iki aile anlaşır ve 4 Temmuz 1978'de dünya evine girerler. Emine Hanım, Siirtli, Arap asıllı, bu yüzden mahallesinde Arap Cemal diye bilinen Cemal Gülbaran'ın, Hayriye Hanım'la evliliğinden doğan beş çocuğundan en küçüğüdür. Erdoğan'ın annesi Tenzile Hanım, oğlu Tayyip'i Karadenizli bir kızla evlendireceğim diyerek Emine Hanım'ı istemez önce. Güçlü bir siyasi karakter olduğu söylenen Emine Hanım, saygılı davranışları ile kayınpederi ve kaynanasının sevgisini kısa zamanda kazanmayı başarır. Tek eksiği, Karadeniz yemekleri konusundadır. Tayyip Erdoğan, canı Karadeniz yemekleri, özellikle de karalahana çorbası ve dolması çektiğinde hep annesinden yardım alır. Başbakanlık için Ankara'da ikamet ettiği süre boyunca da en çok annesinin bu yemeklerinin özlemini çeker.

Erdoğan çiftinin dört çocuğu olur bu evlilikten. Onları da hep halktan, kendilerinden kişilerle evlendirirler. Ahmet Burak, ilkokul arkadaşı Sema Ketenci ile birleştirir hayatını ki Sema'nın anneannesi Erdoğan'ın halasıdır. Sema'nın kız kardeşi de Zekeriya Karaman'ın oğlu Habib ile evlidir. Necmettin Bilal ise Reyyan Uzuner ile evlenir. Esra Erdoğan da Sadık Albayrak'ın oğlu Berat Albayrak'la yuva kurar. Erdoğan ailesinde Tayyip ve Emine Erdoğan gibi küçüklüğünden beri Bilal ve Sümeyye'nin siyasete meraklı olduğu bilinmektedir.

Bilal Erdoğan-Reyyan Uzuner çiftinin düğünü 11 Ağustos 2003'te yapılır. Davetiyeler sahiplerine ulaştırılmıştır. Eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in de davet edilmesi düşünülür. Gazeteci Haluk Örgün, bu görevi üstlenir. Daveti alan Evren'in ilk tepkisi “Bizim çocuklar yanıldılar.” olur. Paşalar, Erdoğan'ın Evren'i düğüne davet etmeyeceği iddiasını dile getirmişlerdir.

Örgün, o dönemlerde Genelkurmay'ın hareketliliğini de sorar Evren'e. Paşa, Tayyip Erdoğan için “Bu çocuk bu işi becerir.” der. “Çünkü halkın içinden biri. Ben bunu bizimkilere (generallere) de söyledim. Ciddi hatalar yapmazsa, uzun süre başbakanlık yapar.” diye de ekler.

12 Eylül darbesinden sonra İETT'nin başına atanan albayın kurumda sakallı ve bıyıklı kimse istememesi üzerine buradan ayrılan Erdoğan, bir süre de Erokspor'da futbol oynayıp askere gider. Tuzla Yedek Subay Okulu'nda başlayan askerliğini, evine en yakın 6. Tümen 77. Piyade Alayı Hasdal Kışlası'nda tamamlar. Onun başarılı işletmeciliği belki de ilk önce askerde öne çıkmıştır. Kantin subayı olan Erdoğan, elde ettiği karlarla kantin sayısını çoğaltmayı başarır.

12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde yakın arkadaşlarını teröre kurban veren Erdoğan ve çevresindekilere Necmettin Erbakan'ın telkini de tarihe not düşülecek cinstendir: “Biz öleceğiz ama öldürmeyeceğiz.”

Askerden sonra bir şirkette çalışmaya başlayan Erdoğan, sonraki zamanlarda gıda toptancılığı yapar. Uzun süre devam ettirdiği bu işteki hisselerini sonradan yakınlarına devreder.

Biraz da Erdoğan'ın zihin dünyasına yolculuk yapalım. Yakınında bulunmuş kişilerden öğrendiğimize göre Erdoğan, siyaseti güçlendirerek devleti egemen kılmayı istiyor. 27 Nisan e-bildirisine karşı çıkışıyla siyasete bir duruş kazandırması buna bir misal. Son dönemlerde devletin kaybolan ‘mahrem ciddiyetini' yeniden sağlamak da gayretlerinin bir sebebi.

2004'te Cumhuriyet Bayramı provalarına katılan bir F-4 savaş uçağı, Erdoğan'ın evinin de bulunduğu Subayevleri'ndeki Aksa Camii'nin minaresine çarpmış, parçaları etrafa dağılmıştı. Bu hadise Erdoğan'a suikast olarak da yorumlanmıştı. Erdoğan ise bu parçaları arabasının bagajına koyup, katıldığı MGK'da Genelkurmay'a “Emanetleriniz bagajda” diyerek uyarısını yapmıştı.

Erdoğan'ın hedeflerinden biri de Türkiye'nin askerî araç üretiminde kalıcı hale gelmesi. Çok güçlü bir teşkilatçı geçmişi olan Erdoğan, bu yanını zaman ve zemin gözetmeden kullanan bir lider. Sabaha karşı bir valiyi veya bakanını, ya da bir ilçenin sandık müşahidini bile telefonla teftiş edebiliyor.

Kamuoyuna yansıyanın aksine siyasi dengeler söz konusu olduğunda soğukkanlı davranmayı ilke edinen Erdoğan, bu hususta çok sabırlı biliniyor. Bir ilişkiyi ancak kopması gereken noktada koparıyor. Hüseyin Besli'ye göre tevekkül, Erdoğan'ın alamet-i farikası. Bunun yanında kalıtsal bir gerginliğin de olduğu söyleniyor üzerinde. Fakat en samimi Erdoğan portresi, torunlarıyla vakit geçirirken çıkıyor ortaya.

Erdoğan'ın günlük tutması en önemli özelliklerinden biri. Fırsat buldukça notlarını ajandasına yazıyor. Erdoğan'ın bir büyük tutkusu da şiir okumak. Necip Fazıl'ın ‘Şiiri ben yazarım, Tayyip okur' dediği söyleniyor.

AK Parti tüzüğünde bir adayın üst üste en fazla 3 dönem milletvekili, 5 dönem genel başkanlık görevi üstlenmesini kural koyan Erdoğan'ın, ekonomik model olarak da kafasında Norveç modelinin olduğu söyleniyor. Norveç modelinin farkı, gelecek nesiller için de kenara para koymak. Erdoğan'ın en büyük hedeflerinden birinin de etnik köken veya mezhep kardeşliğini teşkil ettirmek. Son söz, her şeye rağmen Erdoğan'ın hayat felsefesi belki de şu sözlerde saklı: “Ağaca yaslanma yıkılır, kişiye yaslanma fanidir, Allah'a yaslan ki ayakta kalasın.”

AKSİYON

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.